Aile Baskısıyla Tesettüre Girmek: Niyet, İrade ve Riya
İslam'da niyetin önemli bir yeri vardır. Bir davranışın dinî ve ahlaki değerini değerlendirirken yalnızca ne yapıldığına değil, hangi niyetle ve hangi koşullar altında yapıldığına da bakmak gerekir. Bu nedenle ailesinin baskısıyla tesettüre giren bir genç kızın durumunu değerlendirirken tesettürün dinî hükmü, kişinin iradesi ve niyeti birbirinden ayrı ele alınmalıdır.
Geleneksel İslam fıkhında, ergenlik çağına ulaşmış Müslüman bir kadının dinî ölçülere uygun biçimde örtünmesi farz kabul edilir. Ancak bir yükümlülüğün dinî hükmü ile kişinin bu yükümlülüğü hangi niyetle yerine getirdiği aynı mesele değildir. Bir davranışın dışarıdan gerçekleşmiş olması, kişinin onu özgür iradesiyle benimsediğini göstermez.
Ailesinin baskısıyla örtünen bir genç kız, bunu dinî inancından dolayı değil; ailesinin tepkisinden, dışlanmaktan veya cezalandırılmaktan korktuğu için yapıyor olabilir. Bu durumda dışarıdan bakıldığında örtünme gerçekleşmiş olsa da davranışın arkasındaki irade ve niyet farklıdır. Dolayısıyla kişinin dinî sorumluluğunu yalnızca dış görünüşüne bakarak kesin bir biçimde değerlendirmek doğru değildir.
İslam'da niyetin önemini ortaya koyan temel hadislerden biri şöyledir: “Ameller niyetlere göredir. Herkes için ancak niyet ettiği şey vardır.” Bu ilke, insanın davranışlarının değerlendirilmesinde niyetin göz ardı edilemeyeceğini gösterir. Bununla birlikte, her dinî yükümlülüğün geçerliliğinin yalnızca niyete bağlı olduğu sonucuna varmak da doğru olmaz. Fıkıhta bazı ibadetlerde niyet geçerlilik şartıyken, bazı yükümlülüklerde eylemin gerçekleşmesi ile kişinin niyeti ve sorumluluğu ayrı ayrı değerlendirilir.
Burada asıl mesele, kişinin bir davranışı gerçekleştirip gerçekleştirmemesinden ibaret değildir. Aynı zamanda bu davranışın kendi inancından mı, özgür iradesinden mi, yoksa başkalarının baskısından mı kaynaklandığıdır. Çünkü bir davranışın zorla yaptırılması, o davranışın içtenlikle benimsendiği anlamına gelmez. Kişinin dışarıdan uyum göstermesiyle iç dünyasında aynı inancı taşıması birbirinden farklıdır.
Peki, aile baskısıyla tesettüre girmek riya mıdır?
Hayır, tek başına riya değildir. Riya, bir davranışı Allah'ın rızasını gözetmekten ziyade insanların beğenisini kazanmak, takdir edilmek veya onların gözünde dindar görünmek amacıyla yapmaktır. Oysa ailesinin baskısından korktuğu için örtünen bir kişi, başkalarının takdirini kazanmayı değil, baskıdan kaçınmayı amaçlıyor olabilir. Korkuyla hareket etmek ile gösteriş amacıyla hareket etmek aynı şey değildir.
Elbette insanın niyetleri her zaman tek bir nedene indirgenemez. Bir kişi hem ailesinin baskısından çekinebilir hem de zamanla örtünmeyi kendi inancının bir parçası olarak benimseyebilir. Başlangıçta zorunluluk hissiyle yapılan bir davranış, zaman içinde kişisel bir tercihe dönüşebilir. Bu nedenle insanları tek bir davranış üzerinden yargılamak yerine, içinde bulundukları koşulları ve zamanla değişebilen düşüncelerini de dikkate almak gerekir.
Bu noktada Kur'an'daki “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara, 2:256) ayeti de üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir ilkedir. Ayetin tefsirlerde farklı bağlamlarda ele alınması mümkün olmakla birlikte, dinî bağlılığın yalnızca dışarıdan baskı uygulayarak oluşturulamayacağı açıktır. Bir insana dinî bir sorumluluğu anlatmak ve onu bu konuda bilgilendirmekle, aynı sorumluluğu tehdit, korkutma veya psikolojik baskı yoluyla dayatmak arasında önemli bir fark vardır.
Aileler çocuklarının dinî değerleri benimsemesini isteyebilir. Ancak bir değerin benimsenmesini istemekle, o değeri zorla kabul ettirmeye çalışmak aynı şey değildir. Baskı, dışarıdan uyum sağlayabilir; fakat içten bir inanç oluşturmayı garanti etmez. Hatta bazı durumlarda kişinin dinî değerlerden uzaklaşmasına da neden olabilir. Çünkü bir davranışın anlamı, yalnızca yapılmasından değil, kişinin onu nasıl anladığından ve neden benimsediğinden de doğar.
Burada önemli bir ayrımı da korumak gerekir: Bir davranışın dinen farz kabul edilmesi, o davranışın başkasına her türlü yöntemle dayatılmasını meşru kılmaz. Dinî yükümlülüğün hükmü ile kişinin bu yükümlülüğü yerine getirmeye zorlanmasının ahlaki ve dinî açıdan değerlendirilmesi ayrı meselelerdir.
Sonuç olarak, ailesinin baskısıyla tesettüre giren bir genç kızın durumunu yalnızca örtülü olup olmadığına bakarak değerlendirmek yeterli değildir. Tesettürün dinî hükmü, kişinin niyeti, iradesi ve maruz kaldığı baskının niteliği ayrı ayrı ele alınmalıdır. Onun dinî sorumluluğu hakkında kesin bir hüküm vermek de sırf baskı altında örtündüğü için riyakâr olduğunu söylemek de doğru değildir.
Çünkü bir davranışın dışarıdan yerine getirilmesiyle, o davranışın özgür iradeyle benimsenmesi aynı şey değildir. Niyet önemlidir; ancak niyeti değerlendirirken insanın hangi koşullar altında hareket ettiğini de göz ardı etmemek gerekir. Bir insanın iç dünyası, yalnızca dış görünüşünden hareketle bütünüyle anlaşılamaz. Dinî samimiyet de yalnızca dışarıdan görünen davranışlarla ölçülemez.